pafta no1 projeVII Prof. Dr. Alper Ünlü Stüdyosu maslakta ITU arazisi ile Büyükdere Caddesi arasında ITU arazisine dahil bir metro çıkışı alışveriş birimi ve sinema kompleksi * ek fonksiyon olarak, itü içerisinde çalışan bir öğrenci sinema klübü
Renkler, araba modelleri vs değişse de değişmeyen şeyler de kaldı tabi. En önemli değişmezler: şöför ve müşteri.
Taksinin havası bir başkadır. Seni şöförle yakınlaştırması bir gariptir. Bazen sürücüye biryere gidiyormuşuz gibi hissederim. Yani ben bir yere gidiyorum o bir yere götürüyor değil de, ikimiz bir yere gidiyormuşuz gibi gelir. Bunun nedeni de tabi ki muhabbettir.
Arabanın karoserinin içi bir deney tüpüyse, yolculuk bir katalizör, girdiler de yolcu ve sürücü olarak tanımlanabilir. Yolculuk süresi gerçekten bir tepkimedir ve çok zorlarsak formüllerle de tanımlanabilir. Ana girdilerin dışında tepkimeye katılan diğer birimler; yolda görülen güzel bir bayan ( ki yolcular ve sürücü erkekse tepkimeye girer), trafikte taksinin yaptığı kural tanımaz bir hareket ya da taksiye yapılan aynı nitelikteki bir hareket, gündem başlıkları, gidilen yerin niteliği, istanbul trafiği, taksiye binen yolcu tipleri, lastikler, sürücünün yazdığı kitap, hayata dair çıkarımlar ve öngörüler...
Girdi listesi uzayabilir tabi ki. Ama iki ana girdi bu tepkimede belirleyicidir. Taksiciye göre binlerce farklı müşteri tipi ve onlarla ilgili anılar vardır. Yolcu için de binlerce farklı taksici tipi ve onlarla ilgili anılar bulunur. Eğer taksici konuşkan ve azcık sıkıntılıysa; hele sizi azcık güler yüzlü gördüyse dayanamaz alakasız bir noktadan başlayıp konuyu ( yolculuklar kısadır ya genelede) hemen en alakasız şekilde konuşmak istediği başlığa yönlendirir.
Yakın zamanda mesela başıma şöyle birşey geldi. Kalabalık bir arkadaş gurbuyla, bir taksinin alabileceği en çok sayıdaki insnala bir takside giderken, biz bile neden bilmem sustuk. O derin sessizlikte taksici; eskiden gençlerde terbiye vardı artık yok” diyerek söze başladı ( biz üstümüze alınmadık tabi, çünkü konuşmuyorduk bile ). Sonra ne yaptı etti, sözü taksideki anılarıyla ilgili yazdığı bir kitaba ve o kitaptaki bazı esprilere bağladı. Bazısı komik, bazısı da ancak yaşandığı anda komik olabilecek şeylerdi. Biz de saygıda kusur etmeyerek dineldik tabi ki. Dinleme süresini arttıran en önemli şey de talimhanedeki haftasonu trafiğiydi, erken inmek iestemeyince meydana kadar normalde alacağımız dozdan iki kat fazla dozda espri ve hikaye alıp taksiden indik. Umarım o kitabı bir an önce yazar da rahatlar o taksici amca.
Kim taksilerin çeşitli reklerde olduğu zamanları hatırlıyor? O zamanlar arabalar farklı farklı renklerdeydi ama hepsinin yanlarında sarı-siyah kareli şeritlerden oluşan ucu siyah oklu bir bant bulunurdu. Şimdi tam hatırlayamasam da sanırım tepedeki taksi ışıklı yazısı hep vardı.
Sonradan ne olduysa oldu taksiler tek renk sarı oldular. Bu ’80 sonrası olan bir değişiklikti; belki de New York sarı taksilerine ( yellow cab) bir özenmedir ( telefon kodları değiştirilirken; avrupa yakasının 212 olması gibi: 212 manhatten ın telefon kodudur ).
Daha eskiler daha değişik bilirler tabi ama ben son onbeş seneden bahsediyorum, kendi anılarımdan. Murat 131, Şahin, Doğan en çok taksi yapılmış arabalardır sanırım. Aynı markanın farklı modelleri ya da diğer markaların modellerinin taksi yapılmış halleri tabi ki vardı. Ama sanki onlar daha azdı. Arada sırada bir mercedes taksiye denk gelince insan bir keyiflenir, kendi makam arabasında gidiyormuş hissine kapılır, ve yolculuğun keyfini çıkartırdı. [ Taksi müşterinindir ] Bunun gibi taksiler çok denk gelmezlerdi zaten. O yüzden keyif daha da artardı. İtalya’ya gittiğimde taksilerin çoğunlukla Mercedes ya da Fiat ın iyi modelleri olduğunu görünce hem içim bir kötü olmuştu hem de şaşırmıştım. Ama bu durum, o ender “garip” keyifleri öldüren bir durum. Hepsi klimalı, yol bilgisayarlı, telsizli, konforlu araçlar. İzmir’in yaz sıcağında, otobüsün sauna etkisinden kaçıp taksiye bindiğinde bile terler insan. Pencereler açık olsa bile koltuğa yapışırsın. Roma’da ise taksi adeta tekerlekli bir buzdolabı gibidir; sen de dondurma. Erimeden bir yerden bir yere gidersin.
Ama klima insanı taksideki şu keyiflerden yoksun bırakır. 1. Açık pencerden gelip yüzünü döven havanın, artan hızla darbelerini arttırması... 2. Artan hızla arabanın içinde artan uğultu ( nerdeyse bütün pencereler ve yol açıktır, ve şöför bastırır. Araba yolu ezer geçer, rüzgar yüzünü.) 3. Rüzgardan sallanan murat131 ya da şahin pencere camlarının oluşturduğu, acaba kırılır mı tedirginliği.
Klimalı arabada bu heyecanlar, keyifler yoktur. Bunları dalga geçmek için değil gerçekten sevdiğim için yazıyorum. Mesela gidilecek yere varıp taksiden indiğimde, rüzgarın dövdüğü yüzümdeki o uyuşukluk hissi başlı başına bir “yaşanası duygu”dur bence.
Yakın zamanda bizim taksiler için de standartlar getirildi. Ve yollardaki arabalar değişmeye başladı birer ikişer. Yeni model arabaların taksi halleri. Yolculuklar birden konforlu hale geldi. Ama ben yine de arada o murat 131 lere ya da şahinlere bindikçe keyifleniyorum, yazdıklarımı hatırlayarak. Aslında bu değişimin sinyalleri reklamlarla gelmişti. Havaalanına giden adamın bindiği taksideki izzeti ikramı hatırlayan çoktur herhalde. Bir banka reklamıydı sanırım.”Başka bir arzunuz var mı?” Sonradan o kurguda bir televizyon programı da yapıldı hatta TAKSİ diye.
dinle* yeni müzikler bulup dinliyorum şu aralar. tabi müzikler yeni değil, kendileri olarak; müzikler bana yeni. Maxwell Rahsaan Paterson RH Factor Angie Stone Music Soulchild Metropolitan Jazz Affair Gaelle Goapele Common Kem Eric Roberson Anthony Hamilton Jill Scott Leala James John Legend ...
Benim nurtopu gibi bir elektrik süpürgem var. İlk andan itibaren kendisiyle çok iyi anlaştık. Gerek ufak sayılabilecek boyutları gerek rengiyle hemen sevgimi kazanmıştı. O etkili emiş gücüyle de takdirimi kazanması uzun zaman almadı. Bu iyi seçimi ve dolayısıyla da bizi tanıştırdığı için anneme burda teşekkür etmek istiyorum.
Herşey güllük gülistanlık mı gitti bu dört sene boyunca? Tabi ki hayır. Birbirimizi tam olarak tanıyıncaya kadar geçen zamanda halılar bazen saçlı ve tozlu kaldı. Ama zamanla birbirimize alıştık ve şu an en az anlaşmazlıkla beraberliğimize devam ediyoruz.
Benim minik canavarın en dertli olduğu nokta benim torbasını değiştirmeyi hep geciktirmem. Ama ne yapayım, acaba şimdi mi değiştirsem yoksa daha tam dolmamış mıdır diye hep kararsız kalıyorum. Geçenlerde yine öyle oldu. Son zamanlardaki performansından memnun değildim zaten, sezdim ters giden birşeyler olduğunu. Ama bunu onun iç doluluğuna, içindeki sıkıntıya hiç bağlamamıştım. Sonra aklıma dank etti. Kendi kendime torbayı değiştirmenin zamanı geldi dedim. Ve değiştirdim.
Ne mi oldu? Kıyamet koptu sanki? O kadar güçlü emmeye bağladı ki, halı yerinden kalktı. Ne olacak diyebilirsiniz tabi ki. Ama bu bahsi geçen halı duvardan duvara ve yere yapışık bir halı. Yani en azından yere yapışık olması gerekirdi. İşte onu kaldıra kaldıra süpürdü canavar. Kendine geldi silkindi.
İstanbul’un sokaklarında, özel arabalardan daha çok taksiler var sanırım. Pardon pardon, şöyle diyeyim. Ortalıkta o kadar çok taksi var ki, özel araçlardan fazlalarmış gibi duruyorlar. Özellikle gece, özellikle Taksim gibi, gece yaşantısının da yoğun olduğu yerlerde, özel arabalar ortalıktan çokca çekildiğinde...
Taksiler sapsarı, sıra sıra dizilirler yol kenarına; hepsi de çalışan motorlarla beklerler, ya da araba devamli rölantidedir; şöför sağı solu kesip müşterinin gözleriyle çakışmanın yollarını arar hızlı bakışlarıyla. Yarı kendinden geçmiş halde şöför, arabayı sürmek zorundadır, çünkü bu taksi kervanı boyunca çeşitli yerlerde trafik polisleri vardır. “ bak gidiyorum abi, yol gitmiyor” mazeretinin el birliği ile hazırlandığı bir andır bu an.
Bu manzarayı ilk defa gören biri bu şehirde toplu ve özel taşımacılığın sadece taksilerle yapıldığını düşünebilir. Aslında bir bakıma da öyledir. Dolmuş kültürünün damarlara işlediği bu topraklar, birkaç tanıdığın ya da tanımadığın kişiyle belirli bir mesafe için bir taksi paylaşma hevesini de yaratmıştır. Böyle bakıldığında Taksi gerçekten toplu taşıma aracı olarak da iş görmektedir.
Taksinin bu kullanım biçimi şöförler tarafından da benimsenmiş olacak ki, şöför adete bir “kaynaştırıcı” görevi üstlenerek; uzun dolmuş sıralarından kısık bir sesle müşteri çağırır. Dolmuşçularla, bu dolmuşçuluk yapan taksicilerin antlaşmaları nedir bilmiyorum ama dolmuş ve taksi tanımlamalarının arasında “dolmuş-taksi” böylece kendine yer bulur. Dolmuş-taksi terim olarak daha önce kullanılmış mıdır bilmiyorum. Ama taksi-dolmuş kullanılan bir terimdir. Ama bu dolmuşların farkı nedir hala tam olarak anlayamadım. Sarı olmaları onları taksilere mi yaklaştırıyor; dörtten fazla yolcu alabilmeleri onları dolmuş mu yapıyor bilmiyorum. Ama öyle deniyor işte. Bu taksi dolmuş adı, eski büyük amerikan arabalarına daha çok yakışıyor bence. Böyle düşününce bu adlandırmayı anlamak mümkün olabiliyor.
yosun kaplamış yumuşak toprakta yalınayak yürürken, karşıma çıkan nehrin kıyısında durdum. nergisler ve kırmızı şeyler hafif esen rüzgarda salınıyordu...buz gibi soğuk taş zeminde uyandım. her yer pembe noktalar ve yeşil çizgilerle kaplıydı*