Bazı şeylerin olabilmesi için başka şeyler tarafından öncelenmeleri gerekiyor bazen. Etki-tepki. Umutsuzluk içindeyken umuda boğulmak da böyle bir nedeni gerektiriyor, en azından benim için.
Yine herşeyden bıkmış, tamamen sıkılmışken; beni bu durumdan kurtaran iki şey oldu.
Biriyle tanıştım. Hayatını, sevgisini sonuna kadar yaşamak isteyen, bunun için geldiği yere geri dönmeyi dahi düşünen biri. Hayatını bir şehre rağmen değil, bir şehirle yaşamayı isteyen, geldiği şehri kendi dışında birşey gibi görmeyen, onu bir parçası sayan ve o şehri maddesel varlığı, kurgusu, yaşayışı ve yaşanlarıyla bir gören biriyle tanştım. Şu anda yaşadığı bu şehrin somurtturma propagandasına inat gülmek isteyen ve bunun arayışında olan biri. E tabi ki bir İzmir’li o. Şehrin sakinlerinin aksine, şehre inat hayatın mutlu yanına küsmemeye direne biri.
Dans ettim. Cuma gecesi Kangroove grubunu dinleyerek deliler gibi oynadık. Kopuşlar, aydınlanmalar ve kendine gelmeler ile büyük enerji sarf edişleri, eğlence ve endorfin hormonunun kesin bir bağlantısı var. Tavsiye ederim. Ki zaten Kangroove’u bir aksilik olmazsa Taşkışla Bahar Şenliği’inin son günü kapanış grubu olarak izleyeceğiz ve hep beraber dans edeceğiz. Yerinde durup somurtmak isteyenleri de rahat olmaya, ve en azından sadece sallanmaya davet ediyorum.
Gelişme:
Okulda ne kadar da sıkılıyoruz değil mi? Herkes tasarım yaparken o kadar kıvranıyor ki aslında bunun eğlenceli birşey olabileceği bile aklımıza gelmiyor. Bir düşünsenize renkli renkli kalemler, orasından burasından çekiştirerek şekil vermekte kullandığınız bilgisayar programları, boyama programları vs., kesmek yapıştırmak maket yapmak, çizmek, bükmek. Tüm bunların çok eğlenceli olması gerekmez mi? O kadar gerginiz ki. O kadar sıkılgan.
Projeye birşey yaptın mı? Hayır yapmadım. Ohh ben de yapmadım bişi. İyi iyi..
Gerginliğimizin azaldığı anlardan bir tanesi yukardaki bu diyalog. Birbirinin azlığı üstünde rahatlayan iki aklın daima azalmaya mahkum yaratıcı varlığı. Bize ne oldu, bize ne yaptılar, ya da yapamadılar da böyle olduk.
Sanki hiç çalmayacak zilleri bekler gibiyiz. Lisedeki gibi gir çık yap getir demeleri arıyoruz. Ama hiçbir zaman bulamayacağız...
Sonuç:
Neyse. Bugün 23 Nisan, bir umudun başladığı gün. Sedece bir insan için değil bir ulus için bir haykırış günü. Tüm bunları şunun için yazıyorum. Hayatın neşesine, tüm kötü olan şeylere karşı yaratmanın eğlencesi ve iyiliğine odaklanıp yeni birşeyler yaratamaz mıyız? Öncü olamaz mıyız? İtü en iyi mimarlık fakültesiymiş. “Neye göre?” diye düşünüyorum bunu duydukça. Ben içinden çok farklı birşey göremezken dışarısı ne görüyor acaba. E tabi şöyle birşey de olabilir. Dışarısı o kadar kötü durumda olabilir ki, bulunduğumuz yer oradan iyi görünebilir. Ama biliyoruz ki var olan potansiyeli kullanmıyoruz ve en az nasıl kullanırız diye de uğraşıyoruz.
Artık birşeyler yaratsak diyorum. Eğlensek keyiflensek zevk alsak?? Hiç fena olmaz değil mi..
( üstteki iki nedenden önce, bir yazı yazmıştım sıradaki yazı olsun diye, zehir zemberek, umutsuz, uğursuz bir yazı. İki nedenimden sonra ise daha olumlu birşey yazmaya karar verdim. Ama yine de bu yazının sonuna o yazının sonunu ekliyorum. Yazının tümünü Blog uma ekleyeceğim )
* Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmuş, boş konuşan, işlerine geldiği için anlamsızlığı pompalayan, umutları umutsuzluğa mahkum eden, hevesleri kurutan, gülümsemeyi unutturan, karşısındakini bir an için düşünmeyen, her an kendi CV sini düşünen, avludaki ıhlamurların yeni yaprak açışlarını görmeyecek kadar kör, akşam sessiz avluyu duyamayacak kadar sağır ve tahammülsüz, kendini birşey sanan ama hiçbirşey olmayan Taşkışla içindeki insansı “hiçlere” lanet olsun. Burda hakkım varken ancak sözüm buraya yeter. İlerde tükendiğimde, daha çok hakka sahip olduğum bir konumda olursam bu paragrafın sonunu, hakkın genişliği oranında değiştirip mezar taşıma yazdırırsınız.
Garip bir zamanda yaşıyoruz. Herkesin çok ciddi olduğu ama kimsenin ciddiye almadığı bir zaman bu. Herşeyin kabul gördüğü, doğru ve yanlışın destekçilerinin niceliği ve niteliği ölçüsünde değiştiği bir zaman.
Herkesin fikrinin değer gördüğü ama yine de hep en güçlünün ya da en organize olmuş olanın ya da en çok birbirlerini kollayanların sözünün geçtiği bir zaman.
Yıkıma doğru hızla koşan, koşarken parçalanan ama bunu zenginlik sayan bir zaman. Bireysel tükenişlerin olağan olduğu, bu yaşam denen hikayede, toplu bir yokoluşa koşarken, bilinçaltından gelen “sonuna kadar ne varsa tüketelim” bölümü belki de bu. Sayfa 2006 3. paragraf.
Bilmiyorum. Azıcık umudum olsaydı da sizle de paylaşabilseydim. Azıcık umursamaz olsaydım keşke ve buraya anlamsız bomboş şeyler yazabilseydim. Ama haklının değil güçlünün söz sahibi olduğu bu yaşamda, söz söyleme hakkımın belirteci bu sayfada ne yazık ki boş yazamıyorum.
Dünyanın yeni metropolleri bu yoğun hızlı tüketimin en somutlaştığı yerler. Asya’nın yeni dev kentleri büyük gökdelenleri; ve diğerleri...
Ve tabi İstanbul... Garip...insanlığın paylaştığı kaderin küçük bir parçasını yaşıyoruz biz. Bilmemek durumu. Unutmak hali. Bilinç yoksunluğu. Eğer böyle olmasaydı, tarihsel süreç içerisinde bir metropol olan İstanbul neden sonradan metropolleşmiş, sonradan yazılmış, olmamış yapılmış kültürel birikimlerin imgeleriyle yeniden oluşturulmaya çalışılsın. Bir tek İstanbul da değil tabi ki, bakıp öğrenebileceğimiz hikayeler.
Anadolu tarihin yazdığı metropollerle dolu. Ama tabi önce onların varlıklarından haberdar olmak, sonra da onları benimsemek, toprağı ve taşıdıklarını önemsemek ve sahiplenmek gerek.
Ama ne önemi var ki... kısacık insan ömründe yaşadığım günlerin günlüklerini tutarken, kendimden kopmuş her parçayı, tükenişin anlarını yazarken ne önemi olacak ki tarihin o anlarının... hiç bir anlamı olmayacak. Öyle düşünenler haklılar. Tarihin o anları, zaten yaşananları aydınlatmak için önemli değil, yaşanacak olanlara yön verebilmek için önemli. İnsanlığın ortak kaderini paylaşıyoruz dedim yukarıda. İşte bu yüzden. Eğer bilseydik, önemseseydik, tarih çoğunlukla tekerrürden ibaret olmazdı.
Tarihin tekrar etmediği bir an hatırladım bakın şimdi. Garip bir hikayeydi, mavi gözlü bir adam vardı içinde. Bir ulus ve üç tarafı denizlerle çevrili bir kara parçası. Ama ne önemi var ki...
Son zamanlarda düşüncelerimi toparlayamaz oldum. O kadar çok şey birikti ki ard arda, üstünde düşünülmeden istiflendiler ve yığın halde aklımın bir köşesinde atıl kaldılar. İşte bu yüzden toparlayamıyorum bir türlü cümleleri ve konudan konuya atlıyorum...
Yine atlıyorum... Bizi tüketen bu güzel İstanbul’dan kaçış planları yapan biriyle tanıştım geçenlerde. Hayatının, sevgisinin peşinden gitmek isteyen; hayatı da sevgiyi de sindire sindire yaşatan; o şehre rağmen değil o şehirle beraber yaşayacağı yere dönmek isteyen biri o. Belki yağmurlu havalarda tüm bunlar için gözyaşı döküyordur ve yağmur sesiyle gizliyordur gözyaşlarının seslerini bilmiyorum.
Yaşamak isteyen, kendilerini çekiştiren bellerindeki ipi kesmek isteyenler hala var. Çok ender olsa da bu konuda yalnız olmadığını bilmek güzel.
Dünya globalleşiyor. Aslında olan olay şu. Toplumların, ya da devletlerin ne derseniz deyin, belli bir grubu tüketim, üretim, değerler gibi günlük yaşam kavramları bakımından aynılaşıyor. Ekonomik açıdan belli bir seviyedeki sosyal sınıflardan yoğun birşekilde başlayıp, sızabildiği daha alt kademelere doğru genişliyor yayılım. Bu durumda da tabi amaç en dibe kadar varabilmek, onu da pazara eklemlendirebilmek ama bu kolay olmuyor tabi ki. Çünkü ekonomik açıdan durum buna elvermiyor ve dediğim gibi globalleşme sadece belli toplumların belli sınıfları arasındaki bir benzeşme olarak kalıyor.
Bana kesinlikle, sınıflar arası ekonomik farklılıkların daha az olduğu yerlerde durum böyle değil, ortalama bir düzen var globalleşme olumlu anlamda mümkün demeyin. Çünkü öyle devletlerde tavır, topluluğun genelinde dünya ile bir olmak yönünde değil, kendi olamak yönünde. Gittim, gördüm, okudum öğrendim. Ama konuşabiliriz tabi ki başka şeyler öğrenmek keyifli olur.
İşte bu koca yalanın içinde, birşeyin parçası oluyormuşuz sanıp hiçbirşey olmayışımıza hep beraber seviniyoruz alkışlıyoruz, alıyoruz, tüketiyoruz, semiriyoruz, yokluğa mahküm ediyoruz. Tükeniyoruz.
Tıkılıp kalıyoruz. Kalkın gidelim. Ve size hiç yabancılık çekmeyeceğiniz yeni yerler göstereyim. Ama bilin ki her yer bu kentin içinde kendinize tanımladığını yaşantılardan daha gerçek olacaktır. Abartılı mı söylediğim. Olabilir. Ama ya öyle ise?
Okul içinde hiçbirşey yapmadan, yaptıklarımızın tüm anlamsızlığının acısını içimde taşıyarak dolanıyorum. Mekanın sınırları içindeki bellek ve saksılardan çoktan vazgeçtim. Dışarının da burası ve kendim gibi olmasından korkuyorum.
Hayatının peşinden koşanın çabasının ışığında yazıyorum tüm bunları. Herşeyden bıkmışken, hala umut var dedirtenin varlığı üzerine bir çığlık bu.
Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmuş, boş konuşan, işlerine geldiği için anlamsızlığı pompalayan, umutları umutsuzluğa mahkum eden, hevesleri kurutan, gülümsemeyi unutturan, karşısındakini bir an için düşünmeyen, her an kendi CV sini düşünen, avludaki ıhlamurların yeni yaprak açışlarını görmeyecek kadar kör, akşam sessiz avluyu duyamayacak kadar sağır ve tahammülsüz, kendini birşey sanan ama hiçbirşey olmayan Taşkışla içindeki insansı “hiçlere” lanet olsun. Burda hakkım varken ancak sözüm buraya yeter. İlerde tükendiğimde, daha çok hakka sahip olduğum bir konumda olursam bu paragrafı sonunu, hakkın genişliği oranında değiştirip mezar taşıma yazdırırsınız.
Tüm bu karmaşık sözlerden kendim dahil herkesin pay çıkartıp düşünüp sıkılması dileğiyle.
Ama yoksunuz...ne kadar konuşun desem de boş... nokta
Bu yazı aslında ”kuram ve pratik” konulu sempozyumu konu almalıydı. Geçen Pazartesi okulda düzenlenen bir sempozyum.
Ama zaman içerisinde fikrim değişti.
Bugün Taşkışla’nın önemli sakinlerinden Ali ile konuşuyorduk: “çocukken yazlık diye gittiğimiz o küçük, içine kapalı yerler seneler boyunca bize nasıl da heyecan ve keyif vermiştir” diye.
Büyümek kötü ve zehirli birşey. Hepimiz kendi hayatımızı kalabalıklaştırarak ya kalabalığın içinde panzehir arıyoruz ya da zehri unutmaya çalışıyoruz.
Hayatı akıllarının bir köşesinde de olsa böyle tanımlamayanların önünde saygıyla eğiliyorum...
Hayatın içinde bizi sürükleyen şeyler nelerdir? [ derin çıkarımlar yapıp sonunda hepinizi bu yolda aydınlatmayacağım...]
Bugün bir kitabı karıştırıken karşıma şöyle birşey çıktı.
Meslek: Osmanlı-Türkçe sözlüklerde “süluk”tan türemiş olduğu belirtilir. Bir yola girme anlamına gelir. Bir çağrıya kulak vermeyi, çağrının peşine düşmeyi ima eder.
Diğer dillerdeki kökeni de ikincil olarak da olsa hep ilahi bir adayışı ve bir çağrıyı tanımlıyor.
Kendini adama, kendini mesleğinde var etme, yok etme vs gibi düşünceler geçti aklımdan. Bir de insanın bir şekilde kendini anlamlandırma çabası aklıma düştü.
Kendini bir meslekle anlamlandırmak. Bunun için mesleği anlamlandırmak. Sonra kendini anlamlı saymak.
Bunları, bu kabulleri dışlamak için yazmıyorum. Bunlar gerçekler biliyorum. Ama şunu da akıldan çıkartmamak lazım. Gerçekler çok çeşitli.
Telaş hepimizi peşinden sürüklüyor, programsızlıklarımız içinde kayboluyor günlerimiz, ardından bize sadece telaşların bizim önümüze ne koyduğunu izlemek kalıyor. Sonsuz olduğumuzu düşündüğümüz şu koşuşturma içerisinde, sonumuzu kavradığım kasvetli soğuk aydınlanmalarla ürperiyorum.
Çarşamba günü, bitirme jürileri vardı. Benim arkadaşlarımın büyük çoğunluğu bu dönem mezun olacaklar. Çarşamba günü onların telaşları ortalıktaydı hep. Koşuşturma, ucu ucuna yetişmeye çabalamaları vs.
Çarşamba günü, güneş tutulması vardı. Bir bütün olarak akılda canlandırılırsa bir gölge kuşağı dünyanın üzerinde hareket etti. O kuşakta gölgede kalan milyonlarca insan da gözleri gökte, bakıp izlediler.
Kişinin önceliklerini nasıl tanımladığı, yaşamını esas etkileyen şey sanırım.
Bir yanda güneş tutulması, bir yanda bitime jürisi, bir yanda “kuram ve pratik” sempozyumu. Böyle bakıldığında dünya üstünde sahip olduğumuz zaman aralığı, çözülemeyecek, çok girdili bir denklem gibi. Tüm bu girdilerin parantezleri üstündeki katsayıları da biz belirliyoruz.
Neyse. Şimdi bir sahil yerleşimine gitmeli, sahilde miskinlik yapmalı... Mimarlıkmış, jüriymiş, projeymiş, kurammış, kuralmış...
Bunları bir de balıklara ve denize sormalı... Cevapları kendi parantezlerimizdeki katsayılar yerine yazmalı. Bir süre için bile olsa...
Merhaba. Bu seferki yazıya, böyle bir sesleniş ile başlıyorum. Garip oldu sanırım biraz ama olsun. Böyle bir giriş yapmamın bir nedeni var.
Ben taskisla.net teki bu alanda şu tarz yazılarıma yer vereceğim.
- deneme türündeki yazılar - daha önce bir yerde yayımlanmak üzere yazılmış serbest bir dile sahip olan yazılar - vs.
Yazılarıma ( hepsine olmasa bile birçoğuna ) gelen tepkiler ( olumlu olumsuz ) bence çok önemli. Ama tabi ki bu tepkiler arasında yanlış anlamalar yüzünden yersiz olan olumsuz tepkiler de var. Ama bunu doğal karşılıyorum.
Ne ben çokca yazan biriyim, ne de yorum yazanlar “yorum yazmaya” çok alışkın kişiler. Umarım buradaki yazılar sayesinde her iki taraf da kendini geliştirir.
İşte böyle...
Yorumları bekliyorum... Şimdi yazıya devam...
karpuz
Boş alanlara doğru, ya da hala boşluklar kalmış alanlarda, yeni kentler, yeni kent parçaları inşa etmek... Var olan kentleri geliştirme şeklimiz... Kentler büyürler, yayılırlar vs.
Bu yayılma, inşa etme devam ederken ( doğru ya da yanlış şeyler inşa edilir, ayrı mesele), çoğu zaman yakındığımız; işlemeyen ve yanlış olan bir taraflarından daima bahsettiğimiz "var olan kent kısımları" aynı sorunlarıyla yaşamlarına devam ederler. İyi tasarlanmış, işleyen yeni birimler bu var olan dokuya dahil oldukça, kent yaşayışından kaynaklanan etkileşimler yüzünden aksamaya başlarlar.
Yaşatabilecekleri kadar iyi yaşatmayabilirler.
Plansız oluşmuş ( ...ki plan sadece doğrusal çizgiler, sınırlar vs. değildir...), plansız gelişmiş, plansız yaşayan kentleri ya da kentlerin parçalarını kendi hallerine terk etmek; "e ne yapabiliriz bizden öncekiler böyle yapmışlar; böyle olmuş...biz artık daha iyi yeni yerler yapacağız demek", sorunları üstlenmemek çözüm değildir. Çözüm olmadığı gibi yeni problemlerin de önemli bir kaynağıdır.
Sorun olarak tanımladığım alanlar; artık kullanılmayan tarihsel dokular değil. Sanırım anladınız. Sorun olarak tanımladığım alanlar, son elli yılda oluşmuş alanlar; hızlı kentleşmeyle oluşmuş, bozunmuş kent parçaları.
Var olanı yaşanılır kılmaya çalışmak amacıyla bir dönüşüm planlamak, sıfırdan inşa etmek kadar, belki ondan daha da fazla heyecanlı değil midir?
Var olana boşvermeyen, onu yıkıp, ortadan kaldırıp sıfırdan başlamak yerine; inşa edilmiş olandan güç alan, barındırdığı yaşamı korurken onun kalitesini arttırmaya çalışan müdehaleler.
( Bu dönüşümün birilerine haksız kazanç sağlarken, bir başkasını süründüren, kokuşmuşluğun ve akıl almazlığın uzantısı olacak birşey olmayacağını düşünüyoruz tabi ki... )
Sorunları iyi tanımlamak, sorunların özünü oluşturan o yerin koşullarını iyi bir şekilde değerlendirip, kes yapıştır matığına dayanmayan "yerinde çözüm"ler üretmek, çözümün geçerliliğini arttıracağı gibi; mimarlık ve tasarım özelinde bakarsak, kimliksizlik halini de azaltacaktır.
Farklı kentler, farklı nüfuslar, farklı yayılma alanları, farklı coğrafyalar, farklı yaşayışlar, farklı sorunlar...Tek bir yöntemin heryerde işlemeyeceği çok açık. Ama bilimsel analiz ve yöntemlerle sonuçlara varıldıkça, bu bilgi teknolojiye, yaşayışa dönüştükçe, bilgi biriktikçe yeni durumlar karşısında, başlangıç anındakine göre daha hızlı yol alınacağı da kesin.
Bir yerden başlamak lazım...
Sorunlu olarak var olanı dönüştürüp yaşanır hale getirme üzerine düşünme zamanı gelmedi mi?
Aramızdan bunlar üzerine düşünecek birilerinin, düşündüklerini uygulayacak kişilerin çıkma zamanı gelmedi mi?
Yoksa herkes yıldız mimar mı olacak?
Piyasa her yıldıza yetecek kadar büyük değil kabul edin; ve kabul edin, kullanıcıların ve şehirlerin "yıldız tozundan" daha fazlasına ihtiyaçları var.
Eğer sorun para kazanmaksa; dert değil. Çalışan kazanır, elması kızarır. Doğru işler yapılarak da para kazanılır, yaşanılır.
Fazla mı iyimserim? Kötümser olmak için pek çok sebep varken, insan ucunda umut gördüğü birşeylere sımsıkı sarılmak istiyor. Hem, kötümser olup çözümsüzlüğe takılıp kalmaktansa iyimser olup çözüme ulaşmaya çalışmak mutlaka iyi birşeylerin olmasını sağlar...
13 dk kaldı. 13 dakika sonra 8 Mart bitecek. Kadınlar günü...
Kadınlar... Garipler... İki anlamda da.
23:52; bitmek üzere...
Az sonra bitecek olan bu günde, TV’lerde gazetelerde radyolarda, her yerde diğer günlerde hiç konuşulmadığı kadar konuşuldu kadınlar, sorunlarından bahsedildi vs. Tüm bunlar aklımın bir köşesinde... Ama sanki hep eksik birşeyler kalıyor; söylemek istediğim birşeylerin var olduğunu hissediyorum. Ama bir türlü ayıklayıp, çıkartamıyorum aklımın karmaşasından o sözleri, şeyleri. Nasıl kurgularsam kurgulayayım, tamam şimdi oldu diyemiyorum.
Birşeyler söylemeli...
Çağdaşlaşma ve gericilik... En önce kadınları etkiliyor. Çağdaşlama da gericilik de biçimsel ve yaşayış olarak kendini önce kadınla ifade ediyor. Çağdaşlaşmada kadının bu dönüşümü bir seçimken, gericilikte dönüşüm bir zorunluluk.
Bir televizyon kanalında izlediğim bir programa katılan, muhafazakar kesimden, kadın hakları savunucusu bir kadının, sunucunun, kadınların eşitliği üzerine sorduğu bir soruya, kendisinin çoğunlukla temsil ettiği kadın grubuna atfen; eşitlerdir diyemeyip, çekinip konuyu dayak olmalı mı olmamalı mı düzeyeni çeviren cevabını duyduğumda aklıma şu düştü.
Onlar zamanın neresinde kaldılar. Elde etmeye çalıştıkları, ya da hayal dahi edemedikleri haklar, zaten kandilerinin olduğu halde, onlar gözlerinde bir bez ile körebe oynuyorlar. O Kadın garipti. Her iki anlamda da.
Geçmiş zamandan şeyler okuyup bazı düşüncelerin, bizim bugün diye tanımladığımız ve o düşüncelerin yazıldığı, söylendiği zamana göre gelecek olarak tanımlanan bu ana göre ne kadar ileride olduğuna şaşmak ya da şaşırmamak insanı, çözümsüz sorular ve akıl karmaşası içerisinde rahatlatıyor...
1914 bir kitap için yorum... 1924 İzmir nutku...
İkisi de Mustafa Kemal’den... Tarihleri özellikle yazdım; önce o günün sonra bu günün koşullarında düşünmeniz için. İkisinin de içindeki kadınlarla ilgili sözler, bizi anlattığı, buranın insanını yorumladığı için çok önemli.
Bilmeyenlerin, merak etmeleri ve bulup okumaları tavsiye edilir. Çünkü bulanlar o satırlar arasında kadınların, nasıl kendilerine kurgulanan yaşayışlardan ya da tanımlardan ayrışarak var olmaları gerektiğini, bir toplumun nasıl iki eş yarıdan oluştuğunu ve bir yarının gelişmediği taktirde diğer yarısının nasıl anlamsız kalacağını anlatan sözleri ve daha fazlasını okuyacaklardır. Ve benim çok önemli bulduğum bir cümleyi daha... Tarihsel bir saptamayı ve aydınlığı belirten bir cümle. Onu burda yazmayacağım, ama o kısacık cümleyi; okuyanlar mutlaka fark edeceklerdir.
00:00 9 Mart... Yine erkekler günü... Erkekler... Garibiz... Her iki anlamda da...
“E peki bu yazının mimarlıkla ilgisi ne?” diye soranlar olabilir... Onlar lütfen sormaya devam etsinler... Bulacaklardır...
yosun kaplamış yumuşak toprakta yalınayak yürürken, karşıma çıkan nehrin kıyısında durdum. nergisler ve kırmızı şeyler hafif esen rüzgarda salınıyordu...buz gibi soğuk taş zeminde uyandım. her yer pembe noktalar ve yeşil çizgilerle kaplıydı*