Sunday, April 23, 2006

nokta


Garip bir zamanda yaşıyoruz.
Herkesin çok ciddi olduğu ama kimsenin ciddiye almadığı bir zaman bu. Herşeyin kabul gördüğü, doğru ve yanlışın destekçilerinin niceliği ve niteliği ölçüsünde değiştiği bir zaman.

Herkesin fikrinin değer gördüğü ama yine de hep en güçlünün ya da en organize olmuş olanın ya da en çok birbirlerini kollayanların sözünün geçtiği bir zaman.

Yıkıma doğru hızla koşan, koşarken parçalanan ama bunu zenginlik sayan bir zaman.
Bireysel tükenişlerin olağan olduğu, bu yaşam denen hikayede, toplu bir yokoluşa koşarken, bilinçaltından gelen “sonuna kadar ne varsa tüketelim” bölümü belki de bu. Sayfa 2006 3. paragraf.

Bilmiyorum. Azıcık umudum olsaydı da sizle de paylaşabilseydim. Azıcık umursamaz olsaydım keşke ve buraya anlamsız bomboş şeyler yazabilseydim. Ama haklının değil güçlünün söz sahibi olduğu bu yaşamda, söz söyleme hakkımın belirteci bu sayfada ne yazık ki boş yazamıyorum.

Dünyanın yeni metropolleri bu yoğun hızlı tüketimin en somutlaştığı yerler. Asya’nın yeni dev kentleri büyük gökdelenleri; ve diğerleri...

Ve tabi İstanbul...
Garip...insanlığın paylaştığı kaderin küçük bir parçasını yaşıyoruz biz. Bilmemek durumu. Unutmak hali. Bilinç yoksunluğu. Eğer böyle olmasaydı, tarihsel süreç içerisinde bir metropol olan İstanbul neden sonradan metropolleşmiş, sonradan yazılmış, olmamış yapılmış kültürel birikimlerin imgeleriyle yeniden oluşturulmaya çalışılsın. Bir tek İstanbul da değil tabi ki, bakıp öğrenebileceğimiz hikayeler.

Anadolu tarihin yazdığı metropollerle dolu. Ama tabi önce onların varlıklarından haberdar olmak, sonra da onları benimsemek, toprağı ve taşıdıklarını önemsemek ve sahiplenmek gerek.

Ama ne önemi var ki... kısacık insan ömründe yaşadığım günlerin günlüklerini tutarken, kendimden kopmuş her parçayı, tükenişin anlarını yazarken ne önemi olacak ki tarihin o anlarının... hiç bir anlamı olmayacak. Öyle düşünenler haklılar. Tarihin o anları, zaten yaşananları aydınlatmak için önemli değil, yaşanacak olanlara yön verebilmek için önemli. İnsanlığın ortak kaderini paylaşıyoruz dedim yukarıda. İşte bu yüzden. Eğer bilseydik, önemseseydik, tarih çoğunlukla tekerrürden ibaret olmazdı.

Tarihin tekrar etmediği bir an hatırladım bakın şimdi. Garip bir hikayeydi, mavi gözlü bir adam vardı içinde. Bir ulus ve üç tarafı denizlerle çevrili bir kara parçası. Ama ne önemi var ki...

Son zamanlarda düşüncelerimi toparlayamaz oldum. O kadar çok şey birikti ki ard arda, üstünde düşünülmeden istiflendiler ve yığın halde aklımın bir köşesinde atıl kaldılar. İşte bu yüzden toparlayamıyorum bir türlü cümleleri ve konudan konuya atlıyorum...

Yine atlıyorum...
Bizi tüketen bu güzel İstanbul’dan kaçış planları yapan biriyle tanıştım geçenlerde. Hayatının, sevgisinin peşinden gitmek isteyen; hayatı da sevgiyi de sindire sindire yaşatan; o şehre rağmen değil o şehirle beraber yaşayacağı yere dönmek isteyen biri o. Belki yağmurlu havalarda tüm bunlar için gözyaşı döküyordur ve yağmur sesiyle gizliyordur gözyaşlarının seslerini bilmiyorum.

Yaşamak isteyen, kendilerini çekiştiren bellerindeki ipi kesmek isteyenler hala var. Çok ender olsa da bu konuda yalnız olmadığını bilmek güzel.

Dünya globalleşiyor. Aslında olan olay şu. Toplumların, ya da devletlerin ne derseniz deyin, belli bir grubu tüketim, üretim, değerler gibi günlük yaşam kavramları bakımından aynılaşıyor. Ekonomik açıdan belli bir seviyedeki sosyal sınıflardan yoğun birşekilde başlayıp, sızabildiği daha alt kademelere doğru genişliyor yayılım. Bu durumda da tabi amaç en dibe kadar varabilmek, onu da pazara eklemlendirebilmek ama bu kolay olmuyor tabi ki. Çünkü ekonomik açıdan durum buna elvermiyor ve dediğim gibi globalleşme sadece belli toplumların belli sınıfları arasındaki bir benzeşme olarak kalıyor.

Bana kesinlikle, sınıflar arası ekonomik farklılıkların daha az olduğu yerlerde durum böyle değil, ortalama bir düzen var globalleşme olumlu anlamda mümkün demeyin. Çünkü öyle devletlerde tavır, topluluğun genelinde dünya ile bir olmak yönünde değil, kendi olamak yönünde. Gittim, gördüm, okudum öğrendim. Ama konuşabiliriz tabi ki başka şeyler öğrenmek keyifli olur.

İşte bu koca yalanın içinde, birşeyin parçası oluyormuşuz sanıp hiçbirşey olmayışımıza hep beraber seviniyoruz alkışlıyoruz, alıyoruz, tüketiyoruz, semiriyoruz, yokluğa mahküm ediyoruz. Tükeniyoruz.

Tıkılıp kalıyoruz. Kalkın gidelim. Ve size hiç yabancılık çekmeyeceğiniz yeni yerler göstereyim. Ama bilin ki her yer bu kentin içinde kendinize tanımladığını yaşantılardan daha gerçek olacaktır. Abartılı mı söylediğim. Olabilir. Ama ya öyle ise?

Okul içinde hiçbirşey yapmadan, yaptıklarımızın tüm anlamsızlığının acısını içimde taşıyarak dolanıyorum. Mekanın sınırları içindeki bellek ve saksılardan çoktan vazgeçtim. Dışarının da burası ve kendim gibi olmasından korkuyorum.

Hayatının peşinden koşanın çabasının ışığında yazıyorum tüm bunları. Herşeyden bıkmışken, hala umut var dedirtenin varlığı üzerine bir çığlık bu.

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmuş, boş konuşan, işlerine geldiği için anlamsızlığı pompalayan, umutları umutsuzluğa mahkum eden, hevesleri kurutan, gülümsemeyi unutturan, karşısındakini bir an için düşünmeyen, her an kendi CV sini düşünen, avludaki ıhlamurların yeni yaprak açışlarını görmeyecek kadar kör, akşam sessiz avluyu duyamayacak kadar sağır ve tahammülsüz, kendini birşey sanan ama hiçbirşey olmayan Taşkışla içindeki insansı “hiçlere” lanet olsun. Burda hakkım varken ancak sözüm buraya yeter. İlerde tükendiğimde, daha çok hakka sahip olduğum bir konumda olursam bu paragrafı sonunu, hakkın genişliği oranında değiştirip mezar taşıma yazdırırsınız.

Tüm bu karmaşık sözlerden kendim dahil herkesin pay çıkartıp düşünüp sıkılması dileğiyle.


Ama yoksunuz...ne kadar konuşun desem de boş...
nokta

0 Comments:

Post a Comment

<< Home