Thursday, August 24, 2006

inovasyon ve sen sevmek bir adiksiyon

head&shoulders şampuanının kafa ve omuzlar olarak piyasaya sürülmesi halinde, karizma kaybından bahseden bir tespit vardı PENGUEN'de.

yeni birşeyin ismi yabancı dilden gelen bir kelime olunca çok etkili oluyor. heyecanlanıyoruz ,bayılıyoruz, türkçedeki kelimeleri kullanıp, anlamalarını derinleştirmek yerine, yabancı sözcükleri tercih etmek daha cazip geliyor.
burdan yola çıkarak pek çok şeyin etkinliği belki sırf isim değişikliği ile arttırılabilir bile diyebiliriz.

mesela; ülkemizdeki okuma oranı karizmatik isimli gazetelerle arttırılabilir.

republic, liberty, nationality, morgen, abend vs...

kitap adları da bu yönde değiştirilirse çok efektif olur diye düşünüyorum. hatta bunların daha çok impruv etmesini sağlayacak çeşitli approach ları bulup bunları daily life a join etmeli...

ben belirgin bir çaba eksikliğine karşıyım. kendi dilini kullanmak yerine başka dillere kaçmak.

bu aslında biraz da dilinden saklanmak.
onu tanımadığın, bilmediğin için, o karşına çıktığında ne diyeceğini bilememek durumu.

bir zamanlar erzurumda bir şiir ve edebiyat dergisi çıkmış. adı fransızca bir kelimeymiş. ama içerik türkçeymiş. bu durum ülkenin çeşitli yerlerindeki yazarlardan olumlu olumsuz pekçok tepki almış.
olmaz öyle şey; aman neden olmasın çok da güzel olmuş diyenler arasında biri insanı düşündüren bir yorum yapmış, güzel bir laf etmiş.

"bu dergi istanbulda çıksaydı, kimse adını sorgulamazdı."
üzerine düşünmeli...

dil, onu kullanan toplumla beraber yaşar, gelişir, değişir.
kullanıldığı sürece yaşar. kelimelerin anlamları yaşayışla genişler daralır. kelimeler doğar ya da yok olur.
dil birebir yaşayışı yansıttığı için, yabancılaşma ( zaman içinde derinleşmiş anlamıyla güzide bir kelime, sosyolojiye dahil olmuştur) yaşayışla beraber dilin de içine giriyor.......

inek: süt veren bir memeli...çok çalışkan insan...( en yavan basit haliyle, dilin derinleşmesi; ki argo daima daha derindir, yaşayışı daha iyi yansıtır)

teknik kelimelere gelince; bunlar da yaratmakla doğrudan alakalı, üstlenmekle, dert etmekle doğrudan bağlantılı. birşey yaratmak, onu tanımlayan terimi yaratmak.

dert edinmek, sorumluluk ve zorunluluk hissetmek...

Tuesday, August 22, 2006

*.*




yürü be Zaha...

Sunday, August 20, 2006

köprü

Sunday, August 06, 2006

kum beach




kovalamaca devam ediyor...

kangroove nereye; biz oraya...

dün gece kangroove; Çeşme Kum Beach'teydi...

gündüz gözüyle görmediğim bu mekan; gece baya iyiydi. geniş bir kumsal, kumsalda ve hatta denizde; ahşap beyaz çardaklar vs... ilk başta kimsecikler yoktu mekanda, sonradan gelenlerle sayı 40/50 kişiye ulaştı.

minderlerde oturarak performansı izlemekte ısrarlı seyirci karşısında kangroove yine bildik, eğlenceli ve coşkuluydu.
biz de dans ettik yine...
sinir sistemimin bir kısmını sıyırıp kumsala bıraktım.
çok eğlenceliydi her zaman ki gibi.



programdan sonra Alp'le (kangroove'un basçısı) azcık lafladık. bilenler bilir, Alp '92 İzmir Bornova Anadolu Lisesi [ B.A.L ] mezunudur . Aynı Ateş Tezer, Mahmut Yalay gibi. onların kim oluklarını da bilenler bilir. Ben de 2001 mezunuyum. Bilenler bilir. BALdaş olarak azcık lafladık.

BALmızıka'dan ANDO abi de ordaydı. Ki kendisi her cuma Ateş ve Mahmut abi ile Kum Beach de çalmaktadır. şiddetle tavsiye ederim gidin izleyin.

Mekan, bir kumsal gecesi geçirmek için güzel bir yer. değişik bir havası var; herşeyden uzak olma hissi yaratıyor. Ayrıca Kum Beach in bir oteli de var. Gündüzünü çok merak ettim, denizi çok güze görünüyordu.

not: Bora'nın albümü yakında çıkıyormuş.
Hadi artık!! ( dedim dans ederken...o da e evet hadi artık diye biraz buruk cevap verdi. neyse sabırla bekliyoruz. sabredemeyenleri de
www.songphonic.com a davet ediyorum. Bora'nın birkaç parçasına ordan ulaşabilirsiniz )



kangroove a yakın markaj devam ediyor...

11 ağustos 2006 çubuklu hayal kahvesi...
orda görüşürüz :P

Friday, August 04, 2006

milas



izmir_bodrum yolculuğu.

Bafa gölüne gelene kadar uyudum. Ama tam yerinde uyandım. Gözümü açtığımda, otobüs tam virajı alıyordu. Viraj emin bir şekilde dönüldü ve işte Bafa Gölü...Arkasında dağlar. Bu coğrafya insanın aklını başından alır; çünkü burası kayadan çıkan zeytin ağaçlarının diyarıdır. Keyifle manzarayı izledim Milas'a kadar...

Kadar. Çünkü Milas bitmiş.

İnsan her an gözü önünde olanlara çok dikkat etmiyor. Alışıyor bir yerden sonra gözönündekileri görmeye, bakmıyor. İzmir de, hemen heryer de " acıklı bitmişlik " taşıyor. Ama insan başka bir yere bakınca durumu daha açık görebiliyor.

Milas'ın içini çok hatırlamıyorum. 6 ya da 7 yıl önceki bir gezide merkezdeki anıt mezarı görmeye gittiğimizi hatırlıyorum sadece. Ne yazık ki o anıda, çevreye dair bir fikir yok, aklımda kalan.

Bu yolculukta otobüs anayola yakın ve muhtemelen tarihi merkeze uzak olan otogarda durdu. otogar binasından başlayıp, çevre binalara doğru gözgezdirdikçe içimi bir korku kapladı. Bir canavar şehir. Çirkin...Korkunç... Heryerde yükselen ucube apartmanlar; bitmemiş garip binalar; dağların eteklari yetmezmiş gibi; dağların tepesinde yapımı süren apartmanlar, iki katlı evleri içeren siteler vs...

Milas benim bildiğim kadarıyla çok zengin bir ilçe. Bu zenginliğin dışa vurumu mu? Bu çirkin zenginlik heryerde.

Oraya bakınca yine düşündüm. Bunların mimarları kendileriyle gurur duyuyorlar mı diye? Eski ustalar yaptıkları evlere isimlerini ve yapım tarihlerini yazarlar. Yapıtını üstlenmek, sorumluluğu tam olarak üzerine almak bu olsa gerek. Şimdi ise isimler bilinmiyor, yapılan binaların mimarları dahi olmuyor. Mimarı olan binaların ise "mimarlığı" yok.

Neyse zaten mimarlara orda ihtiyaç da yok. Binalar inşa edilebiliyorlar; bir şekilde.
Burda zaten soru şu: Vatandaşın mimara neden ihtiyacı olsun ki? Mimar vatandaşa, yüklenicinin vatandaşa sağladığı dört duvardan ne kadar fazlasını verebiliyor ki? Bunu kendine dert ediniyor mu?

O zaman " neden daha fazlasını ödeyesiniz ki ? "

Ortada iki durum var:

1 ) İnsan yanıbaşındaki eski yaşayışa karşı nasıl bu kadar kör olabilir. Eski evlerin yeni aynılarında yaşamaları değil demek istediğim. Söylemek istediğim kendilerine sunulanı sorgulayan bir bakışaçısına sahip olmakla alakalı. Ama sanırım bunun için de zaman biraz geç.
İnsanı yönlendiren öncelikle imgeler (imajlar), sonra da o imgelerin akılda yer etmesi; varsa bilgiyle desteklenmesi. Sorgulayan bakış açısı ise imgeler ve bilgi; dolayısıyla da yaşayış; farklı yaşayış ve imgelerle karşılaştığında etkin. Önceki durumu bilmemek, unutmak, boşvermek ; sunulanı farklı birşeyle karşılaştırma olanağını ortadan kaldırıyor. Karşılaştırma sadece benzerler arasında yapılabiliyor.

2 ) Mimarın ya da yüklenicinin imgeleri. İmgeler kataloğu ne kadar genişse, kişi tasarımlarını başka şeylerle karşılaştırabiliyor. Ancak o zaman farklılaşabiliyor ya da yargılara varabiliyor. ( güzel oldu, çirkin oldu) Eğer çok imgesi yoksa, fakirse; karşılaştırmalar sadece benzerler arasında yapılabiliyor. Bu bir mahpusluk hali aynı zamanda. Yani yaratıcı bir süreç değil.

Bu bir etkileşim meselesi. Tarafların birbirlerine ne sunduğu önemli. Peki yönlendirici olan taraf hangi taraf olmalı? Sanırım Farkındalık Derecesi Yüksek Olmak Zorunda Olan Taraf yani, tasarımcı, yapıcı taraf. Farkındalık bir zorunluluk tasarlayan için; çünkü bu sorumluluğu yüklenmek basit olmamalı, sorumluluğun ağırlığı hissedilmeli. Sorumlu olmak, aynı eski ustalar gibi.

Kentleşememe, yaşayış yergileri, "bu da olur mu?" söylemleri hep "yeni demokratların" sözleri; ki onlar en fazla, halk bunu istiyor; değişim tabandan tavana olmalı diyenler... Böylece hem fikir üretmekten kurtuluyorlar hem de kendilerini vatandaştan ayırıp onu aşağılamaya varan sözlerle söyleyebiliyorlar. Sorumluluk üstlenmiyorlar böylece. Sözleri aynı mimarsız ya da mimarlıksız binalar gibi.

Milas bitmiş; Nazilli'nin Bozdoğan kasabası da öyle...İki ayrı şehir var orda eski ve yeni; eski olan taraf "eski" olmasına rağmen "yeni" olamamış yeni tarafa sırıtıyor.
O da başka bir hikaye...

Angela-A


Luc Besson'un yeni filmi. Değişik, eğlenceli, garip.
Filmi izlerken aklıma bin türlü şey geldi ama birini yazacağım şimdilik.
İnsanlık değişiyor, dönüşüyor. İyi ya da kötü bir yöne gittimizi düşünmüyorum, sadece dönüşüp duruyoruz. Bu dönüşümlerle inançlar da değişiyor. İnançların, insanlar tarafından ifade edilmesi görselleştirilmesi de farklılaşıyor.

Meleklerin, ilahi varlıkların, tanrıların, ya da öte dünyaların anlatımları çok tanrılı ya da tek tanrılı dinlerde çok farklılık göstermiyor. Hep birbirlerine göndermeler var aslında. Ama onların duyusal ( duyusal çünkü resim ve heykel dışında, yazılı olarak ya da söz ile aktarılmış anlatılar da tanımların akılda canlanmasına, duyumsanmasına neden oluyor) ifadeleri hep zamanlarını yansıtıyor.



Çok tanrılı dinlerde, tanrı heykellerinin kıyafetleri, yunan mitolojisindeki tanrısal varlıklar arası ilişkiler, doğu mitolojilerindeki kişileştirmeler, tek tanrı dinlerinin cennet tasvirlerindeki dünya ile benzerlikler. Tüm bunlar, insanların dini kavrayışlarının bir yansıması tabi ki. Akıl birbirinden tamamen farklı olması kuvvetle muhtemel iki şeyi benzeştirerek kavrayabiliyor, açıklayabiliyor. Açıklamalar için kullanılan tip tanımlamalar, batı kaynaklı inanışlar için klasik yunan ve roma yaşayış ve kıyafetlerini temel alıyor mesela; inanışın en üstün ve arı hali yansıtılmak istendiğinde. Mesela Michelangelo nun tanrı tasviri bulutların arasından kumaşlarla sarkar aşağıya Adem'in eline ulaşmak için vs.

Peki bir an için tüm inanç sistemlerinin kurallarını bir kenara bırakıp aklımızı serbestçe düşünmeye zorlayalım. Filmle de bağlantı kuralım.
İnsanların, ilahi dünyalar ve karakterlerini dünyadaki yaşama benzetmelerini esas olarak alıp; ilahi dünyanın da kendine kaynak olarak dünyayı aldığını düşünelim. Dünyadaki bozunmanın, ilahi dünyada da olduğunu varsayalım. Dünyadaki bıkmışlık, umutsuzluk ve çaresizliğin oraya da bulaşmış olduğunu düşünelim.


Sigara içen melekler; tavla oynayıp kahvede zaman öldüren cinler; mucize borsası; ambrosia taciri yarı tanrılar, cezalandırmanın anlamsızlığına inanmış alkolik bir şeytan, hangimizi daha çok seviyorsun tanrım diye soran peygamberler, tevazuyu bir kenara bırakmış gösteriş meraklısı azizler vs...



Ya o taraf da en az bu taraf kadar "bırakmışsa"?!
Ya bizim birbirimizden ümidi kestiğimiz gibi onlar da bizden ümidi kestilerse; ve hatta bu tarafa bakmıyorlarsa bile?! Ve hatta buraya bakıyorlar, aramıza karışıyorlar ve hiçbir şey yapmıyorlarsa?!


1.80'lik bir sarışın melek.


Film bir an; araya yakın bana bunu düşündürdü.

" - ben senin içinim. ben aslında senim
- ne yani ben aslında 1.80 lik sarışın bir sürtük müyüm?"