e izmirdeyim ya; eski şeyleri bulup çıkartıyorum sağdan soldan...
yenkoviçi, babamın eski tuğla walkman'ini dinlerken görünce; benimki nerde diye sordum kendi kendime. üşenmedim aradım buldum. SONY'nin kayıt da yapabilen TCM-S64V modeli. dışarıya ses veren minik bir hoparlörü de var. dışardan çok ses kaydı yapıp yapmadığımı tam hatırlamıyorum şimdi.
bu aletin bana en büyük yararı bisiklet üstünde olmuştur.
bianchi ve benzeri dağ bisikletlerinin yeni ortaya çıktığı ( ya da benim öyle olduğunu sandığım ) yıllar. ben de kendi modifiyeli ( full aksesuar: boynuzlar, çanta, matara, cateye far, çantada her daim hazır anahtar takımı...) aspid sx bianchi bisikletimle yazlıkta dolanıyorum. yaşın ilerlemesiyle, site dışı dolanmaların arttığı zamanlar. iki yan siteye gitmenin, bisikleti anayolun kenarından sürmenin büyük olay olduğu zamanlar. kalemlik milli parkında yapılan keşif gezilerinin sonrasında maceranın site parkında masa başında heyecanla anlatıldığı akşamların yaşandığı günler. dağ bisikletlerinin hakkını vermeye çalışırcasına her tümsek ve yükseklikten kendini atmak, hızla geçmek... ayrıntıların atlanılmadan; üstüne basa basa anlatıldığı akşamlardı o akşamlar. çocuk ve büyük olmama hali. çiğdem çitletilen, sabah kalabalık bir grup halinde denize girdiğimiz yazlar.
bahsi geçen bu walkman, bisiklet çantasına işte bu yazlara ait birgünde girdi. uzun süre de akşamüstü bisiklet gezmeleri sırasında ve gün batımı seyretme zamanlarında hep orda kaldı. ruh halime göre, ( o zaman yeni çıkmış olan ) Yeni Türkü Her Dem Yeni, Yanni ya da hardrock veya metal dinledim durdum; o gezmeler ya da seyirler sırasında.
TCM-S64V'nin bir bozukluğu vardı. kulaklık çıkışı stereo değildi. o yüzden stereo bi kulaklık taktığınızda sadece bir kanaldan ses duyardınız. tam takmamak gerekiyordu. ayarını bilmek gerekliydi. uzun yıllar, aleti aldırmış olmanın ve yeni birşey isteyemeyecek olmanın getirdiği mahcupluk ve azimle, hep stereo kulaklıklara bantlar takıldı ve onların kulaklık girişine tam girmeden, iki kulaklıktan da sesin geldiği pozisyonda kalmaları sağlandı. dağ bisikleti hoplayıp zıplarken o kulaklığın yerinde ne kadar sağlam kalabileceğini siz düşünün. kalmazdı tabi. kulaklık yerinden çıkar ve TCM-S64V hoparlörüyle dışarıya yayın yapmaya başlardı.
birkaç yıl sonra, WM-FX455 SONY walkman aldım. radyolu falan. o zaman fiyatı baya uygundu çünkü, yeni ince walkmanler çıkmıştı. alet ilk aldığım zaman beni baya heyecanlandırmıştı çünkü radyosu dijitaldi ve 20 kanal kaydedebiliyordunuz. hiçbir zaman kanalları tam dolduramadım. sanırım sadece ilk beşi kullandım durdum. ama alet iyiydi; dijital kontrollü megabass ı vardı vs. ayrıca kulaklık çıkışı da stereoydu. hemen TCM-S64V'in bisiklet çantasındaki yerini aldı. kulaklık ayarlamak gibi bir dert de yoktu artık. çılgın...
tabi bu walkman macerası DISCMAN'le son bulur gibi oldu. artık şehirde, okula gidip gelirken, otobüste, metroda, yolda hep O, DISCMAN vardı( CD fiyatları yüksekti. hemen çok sayıda CD alamadım; ne zaman para birikirse alabildim; aldıkça da DISCMAN kullanım süresi arttı tabi) .
ama walkman bisiklet çantasından DISCMAN'a inat uzun süre çıkmadı. kasetler sağolsun...
TDK'nin ( garip kokulu deri ciltli ) kocaman sözlüğünde K harfini okurken, karşıma kapılgan diye bir kelime çıktı.
kapılgan:kolayca etkilenen, herşeye kolay kapılan.
şu aralar beni en iyi tanımlayan kelime bu sanırım. boş zamanlar insanı iki türlü konumlandırıyor. insan ya boşlukta boş boş oturup ilgi denilen keskin bıçağı köreltiyor, ya da boşluktan faydalanıp herşeyi yapabilme özgürlüğünün bileylediği o keskin bıçakla kendine çizikler atıyor. benim içinde bulunduğum kapılganlık durumu işte bu ikinci halden kaynaklanıyor. yaptığım tanımlamadan da anlaşılacağı gibi, içinde bulunduğum "boş olma hali" kişiye zarar veren birşey. çünkü bu özgürce boşta olma durumu kapılganlığı körüklüyor; kapılganlık da dağılmışlığı beraberinde getiriyor. kendini tek parça halinde tutma ile dağılma arasında kişinin oynadığı bir oyun bu, ve ilgi bıçağının attığı her çizik puanları ifade ediyor.
arkadaşlarımın hemen hepsi çalışıyorlar, bense ortalıklarda dolanıyorum. canım buna biraz sıkılmıyor değil; ama denge oyununda kapılganlığın baskın olduğu zamanlarla hafifletiyorum bu can sıkıntısını ve "birşeylerden eksik kalıyorum" hissini. okuyorum, bakıyorum, yazıyorum. aynı anda ya da birbirine çok yakın zamanlarda başladığım ve bu yüzden de bir türlü bitiremediğim kitaplarımı okuyorum; teker teker bitiriyorum. birini okurken aklım diğerine kayıyor, kitabı değiştiriyorum; okudukça kitap içindeki bambaşka noktalara kapılıyorum, başka bir kitaba sekiyorum. bu böyle devam ediyor, gidiyor. ama kitaplar teker teker bitiyor, yeni başlangıçlar için heyecanlanıyorum. çünkü kendime söz verdim; okumaya devam ettiklerimi bitirmeden yeni bir kitaba başlamayacağım. anlarsınız ya kapılganlık en üst seviyede; kendimle sadece antlaşma yaparak uzlaşabiliyorum.
bu kadar kapılganken; belkide izmirde evde, en bulunmamam gereken yerdeyim. burdaki kütüphanede ( merak frekansınız kütüphane içeriği ile uyuşuyorsa ) insanı aşırı meraklandırarak sinirini bozacak kitaplar var. buradan babama sesleniyorum: " baba sen ne yaptın?"... bize yazık değil mi ?
neyse bir kapılgan olarak aşırı merakın körüklediği, yetişememe umutsuzluğuna ve çabuk tüketme maymunluğuna kapılmadan (!!!) okumak lazım. kapılgan birşeylere kapılmadan, birşeylere kapılmaya çalışacak. yine kendimle kendim arasında bin antlaşma imzalayacağım; şimdiden belli.
kapılganlık sadece bununla kalsa iyi. akşam yemeklerinde, kahve geyiklerinde 60' lı 70'li yıllardan gelen anılara aç olmak; dededen 40'lı 50'li yılları dinlemek; ablayla yabancı diyarları konuşmak, her konuşmada söz biriktirme ve söyleme hevesine kapılmak da kapılganlığın bir parçası. istanbuldaki antenli Tv nin sınırlılığından sonra, burada kablolu yayının çok kanallılığına kapılmak; renk ve ses bombardımanına maruz kalmak da durumuma dahil. eski projelerin kendimce eksik yerlerini düzelmek için bilgisayar başına oturma gazına kapılmak; günbatımlarında imbat eserken kordonda kocaman yuvarlak sarı turuncu kırmızı güneşe bakıp birşeyler yazmalı fikrine kapılmak; yaz boşluğunun özgürlüğüne aldanıp alıp başını gitme planları yapmak; belki üç beş birşey koparırım diye proje yarışmalarına heves etmek, çizmeye notlar almaya başlamak; göze giren her ilginç şeye kapılmak vs vs...
kapılganın derdi kapılmak; dermanı kapılmak...
kapılganın seyir defteri yıldız tarihi 21072006 gemim bilinmeyen bir gücün etkisi altında, devamlı değişen bir rotada hareket halinde...nereye gittiğimi bilmiyorum; tek kişilik mürettebatım; kendim, şaşkınlık içerisinde ve benim bu bilinmezlik karşısında, şaşırmış halim yüzünden paniklemiş durumda. mürettebatı ancak antlaşmalar yaparak, güvenceler vererek rahatlatabiliyorum. boşlukta kontrolsüz yol alıyorum...
kırk saattir birşey yazayım diye kıvranıyorum ekran başında. sonuda yazmamaya karar verdim...izmirdeki yeni konut projeleri hakkıda yazacaktım vazgeçtim... bazen kendi dediğimden bile sıkılıyorum yahu. sizlere sabır diliyorum :)
Geçen haftalarda, yurtdışından gelen arkadaşlarımı ağırladım. Dolandık, içtik, dans ettik vs. sanırım onlar için keyifli bir İstanbul oldu, o birkaç gün. Arkadaşlarımdan, Vita, ben Graz’dan ayrılmaya karar verdiğimde bana hep “ ama neden” demişti. Paula ve Serghio da soran gözlerle bakmışlardı bana. Sanırım o zaman nedenleri onlara tam olarak anlatamıştım. Belki bir tek Serghio beni anlar gibi olmuştu, bir İspanyol olarak bizi anlamak daha kolay diye düşünmüşümdür hep. Akdeniz garip bir deniz, çevresinde yaşayanları benzeştiriyor. Dönüş nedenlerim onlar için öylece havada kalmıştı. Aklımda gayet ne olan o nedenleri kelimelerle ifade ettiysem de, onlar pek anlayamamışlardı. Gelip görmeleri gerekiyordu.
Neyse işte. Vita geldi. Ayrılmadan önceki gece de dedi ki. “Neden geri döndüğünü şimdi daha iyi anlıyorum”
Bu aydınlanmada İstanbul’un payı tabi ki var. Ama sanırım benim dönüş nedenlerimde arkadaşlarım ve yaşadığım, yaşamayı seçtiğim yerler, şeyler, duygular daha etkin roldeler. Şunu da belirtmeden edemeyeceğim, Vita’nın burda olduğu anlar, sanırım bizim “neşeli grubun” en neşeli olduğu zamana denk geldi.
Vita dönerken benim dönüş nedenlerimi anlamış gibi görünüyordu. Ama sanırım burda anlayamadığı ve belki de hiç anlayamayacağı pek çok şey kaldı aklında. Kendimi o sorulara, biraz sırıtarak cevap vermekten alıkoyamadım hiçbir zaman. Nasıl o kadar dar bir bakış açısıyla düşündüğünü bir türlü anlayamadım. Onun her sorusunda benim aklımda birbirleriyle bağlantılı binlerce kapı açılıyor ve anlattıkça anlatıyordum. Tek bir soru üstüne, kağıt üstüne bir balon çizermiş gibi, uzun uzun konuşuyor, başladığım noktaya tüm o ilişkileri anlattıktan sonra dönerek balonu tamamlıyordum.
Bu o kadar çok oldu ki, sonunda ben sıkılmaya başladım. Çünkü bizim ( ki biliyorum böyle düşünen bir tek ben değilim ) normal karşıladığımız kültürel bağlantılar, ortak yaşamlar, yaşayışa dayanan yoğun birikim vs gibi şeyleri o net olarak anlayamıyordu.
Dolanmaktan yorulup dinlenmek için oturduğumuz bir anda, defterime şunları not aldım; tüm bu yazdıklarımla ilgili olarak:
* benim baktığım pencereden görünen sonsuzluğun bir kısmı; neye sahip olduklarını öğrenmeye çalışmayanlar ne bir pencereyi ne bir deliği kendi gözleri önüne örülmüş duvara açamazlar. * duvarın yıkılması da ancak tam farkındalıkla olacaktır; yaratma; ekleme; geliştirme.
Sözler kendime, ve kendini benle aynı yerde var eden tüm “bizlere”
Boş zamanlarınızda ne yaparsınız? Ben gezinirim. Alır başımı giderim. Evden çıkmadan önce bana katılsınlar diye birilerini kandırmaya çalışırım, gelen olmazsa da çeker giderim. Aklımı, tesadüfen geçtiğim bir yerde bırakır, yoluma öyle devam ederim.
“Başını alıp gitmek” diye bir şey vardır bilir misiniz? Aklını bırakıp bir tek başını alıp gitmek. Kendini, bir yerde bırakıp, kendinsiz “başıboş” gezmek.
Herkes bunu yapamaz tabi ki. Hayat herkes için bu kadar esnek değil. Ama bir öğrenci için; bir mimarlık öğrencisi için mazeretsiz gerçekleştirilebilir bir eylem bu.
Nereye gidersen git, çık kapıdan... İster yürüyerek, yakına ya da ulaşabildiğin kadar uzağa. İster bir araçla; yürüyerek ulaşamayacağın yerlere git.
Şanslıyız ki yaşadığımız kent buna izin veren biryer. Bir yerde bitmeyen, gittikçe yürüyenin önüne kendini koyan, sokaklara bölünen, meydanlarda toplanan, sahilde esen bir kent burası. İşte bu yüzden, bakmak, dinlemek, kaybolmak için gitmek yeter.
Sadece sokaklarda yürümeye de gerek yok. Sokaklarda kaybolmak yerine, dünyanın en önemli 6 müzesinden biri olan İstanbul Arkeoloji Müzesine gidebilirsin. Kapıda bir şey de ödemeyeceksin hem, yanında sadece öğrenci kartın olsun yeter. Müzenin içinde, seni oraya getiren ayaklarının belki asla basamayacağı yerlerden gelmiş binlerce eser göreceksin. Aklın için bir ışınlayıcı.
Görmeyi ve düşünmeyi istedikten sonra aklın gidemeyeceği yer yok ki.
Ama önce çıkıp gitmek gerek.
Gitmek gerek çünkü herşeyden önce burda yaşayan bir insanın, kalkıp neye sahip olduğunu görmesi, öğrenmesi, bilmesi gerek. Başka başka ülkelerden insanlar, paralar akıtarak buraya geliyorlarken, sen kendi miskinlik ve bilmezliğinle oturup durursan, sana sadece iyi uykular derler. Gözlerini dinlendirmek için bir an kaparsın; açtığında ise sahip olduğun herşeyin elinden alınmış olduğunu görürsün.
Topkapı Sarayı, Sultanahmet Camisi, Ayasofya, Hipodrom...bunları görmeden mezun olan insanlar var. Hepsi yanyana duruyor. Bu yanyanalık başka yerde yok. İnterrail yapsan da yok. Ama yürürsen var.
Mesela İzniklisin, tatile gittin. Konsülün toplanıp dört incili birleştirdiği kiliseyi gör. Kendi inancına uymasa bile, mensup olduğun insanlık medeniyetinin bir anına şahitlik et. Çini atölyelerinin kalıntılarını bak, şehir kapılarını oku, gör.
Urfa’ya git. Kaledeki iki sütuna bir kez bir mancılığın yayının gerildiği iki şey olarak bak; balıklı gölü yanıyorken, alev alevken düşle. Bir kez de o sütunlara antik akropolün sütunları olarak bak. Sıra sıra devam ettir onları.
İzmir’e git agorayı gör; çok büyük bir deprem, sonrasında derin bir acı, bir mektup ve imparatorun bizzat Roma’dan verdiği emirle yeniden inşa edilen bir agora ve bir kent düşle. Sonra Havra sokağından gir, kemeraltına doğru git. Sağlı sollu sokakları aklında Halid Ziya Uşaklıgil’in tasvirleri varken süz. Kemeraltında bir turşu suyu iç; içi rengarenk turşu dolu şiş göbekli kavanozların önünde, bereketi kutsa.
Trabzon’da Sümela Manastırı’na aşağıdan bakıp, yağmurda ıslanırım diye endişelenirken; koca yapraklı bitkileri görüp rahatla ve de ki; yağarsa yağsın kopartıp kafama koyarım; başlığım hazır. Gülümse.
Sonra Midas çağırır yanına uğra; sonra Çatalhöyük’te Anadolu medeniyetlerine aklında çokca sorularla bak. Dumlupınar’da dur, düşün. Doğubeyazıt’ta İran sınırında karşı tepeye bak, telin arkasında İran bayrağının altındaki tepeye; orayı burayı unut. Yandaki tabelada İstanbul, Ankara, Konya,İzmir ordan kaç kilometre uzakta, gör.
Çık dışarı, çarp kapıyı, git. Mahalleni gez. Geçmediğin yollardan dön evine, yurduna. Kaybol. Belki kendini bulursun, belki daha da fazlasını.
Yaz geldi. Gitme zamanı geldi. Tüm gün ya da sadece öğleden sonra kaçışlarınızda, kaybolup, kendinizi hep öncekinden daha fazlası olarak bulmanız dileğiyle.
yosun kaplamış yumuşak toprakta yalınayak yürürken, karşıma çıkan nehrin kıyısında durdum. nergisler ve kırmızı şeyler hafif esen rüzgarda salınıyordu...buz gibi soğuk taş zeminde uyandım. her yer pembe noktalar ve yeşil çizgilerle kaplıydı*