Thursday, January 19, 2006

meze

meze


Yine canınızı sıkacağım.
Ama sıkı can iyidir, kolay kolay çıkmaz.

Türkiye'de ne olup bittiği üzerinde kafa yormaya başladığımdan beri, aklımın bir köşesinde hep şu tespit vardır.
" İşlerin iyiye gitmesi için, düze çıkmak için, yüzlerce yol olamaz. Sadece bir yol olmalı, bilemedin iki."

Tabi ki bu tespit; laik, sosyal adalete dayanan, çağdaş, dinamik, güçlü ve bağımsız bir Türkiye'ye ulaşma yoludur. Yalansız, lafı uzatmadan, yol üstünde başka yönlere sapmadan ilerleyeceklerin takip edecekleri tek bir yol. Farklı arayışlar ve ulaşılacak hedefler için tabi ki yüzlerce yol mevcuttur.

Ama benim bahsettiğim yol, yukarıda tanımladığım hedefe götüren yoldur.

"Ne olacak bu memleketin hali?"

Rakı masalarının vazgeçilmez sorusu. Belki de meyhanelerin duvarlarına çerçevelenerek asılması gereken bir cümle bu. Rakıya en iyi mezenin muhabbet olduğu düşünülürse, bu soru cümlesi rakıyı asla mezesiz bırakmaz.

Acaba rakı masasında ülkeyi kaç kişi kurtarmıştır bugüne kadar?
Ayık kafayla söylenemeyen kaç fikir, alkolün coşturduğu cesaret sayesinde söylenmiştir?
Acaba kaç kişi fikirleri için kavga etmiştir, duyguların yoğunlaştığı, tutkuların arttığı bu ortamda.
Ve acaba kaç kişi ayıkken bu fikirleri için kavga etmiştir ve onları en inançlı şekilde savunmuştur?

Bizim içinde bulunduğumuz hal işte budur. ( Ayıkken ) çekingen, güvensiz.

Peki ben bu soruyu yeniden sorsam şimdi...

Ne olacak bu memleketin hali?

Ama belki de ondan da önce sorulması gereken soru şu:
Nedir bu memleketin hali?

Emre Kongar, "Demokrasi ve Laiklik" adlı kitabında "anomi" yani "kuralsızlık" durumundan bahsediyor. ( Remzi Kitapevi; birinci basım Nisan, 1997 ikinci basım Nisan, 2003 ) Bu durumun göstergelerini ( Türkiye özelinde düşünülmüş maddeler değil bunlar, kuralsızlık durumunun evrensel göstergeleri... ) de şöyle sıralıyor; aynen aktarıyorum:

1. Toplum liderlere karşı güvenini yitirmiştir.
2. İnsanlar başarılı olma yollarının tıkalı olduğunu düşünürler.
3. Yaşam hedeflerinin gelişme yerine gerileme sürecinde olduğuna inanılır.
4. Kişilere bir boşluk ve hiçlik duygusu egemendir.
5. İnsanlar toplumsal ve psikolojik destek için kişisel ilişkilerine güvenemezler.

Şaşırtıcı değil mi? Yaşamlarımızı neredeyse aynen tariflemiyor mu?

Aynı kitapta, Emre Kongar, çözümü de söylüyor. Çözüm, tespitte olduğu gibi yine Türkiye özelinde düşünülmüş şeyler değil, durumun evrensel çözümleri; aynen aktarıyorum :

1. Esas çözüm, toplumun, hem insan ilişkilerinin hem de hukuksal örgütsel yapısının "yenilenmesi"dir.
2. Bu "yenileme" sürecinin aracı, "lider" ya da "liderler"dir.
3. Yeni bir lider ya da lider grup, "yeni değerler sistemi" etrafında toplumu yeniden yapılandırır. Böylece değişmenin yarattığı bunalım kendi çözümünü de üretir.

Yazının devamında, durumun Türkiye özelindeki çözümünü belirtiyor. Merak eden kitapta daha fazlasını bulacaktır...

Bu durum gösteriyor ki, rakı masalarının mezesi olan bu çok sevilen sorunun aslında bir cevabı var.
Yukarıda bahsettiğim "yol" üzerinde yürüyecek olan liderler, kadrolar ve onlara güvenen, onları takip eden vatandaşlar.

Ben kimseye "topluma bir lider ol" demiyorum. Lider ol, lider kadroların içinde yer al, ya da takipçi olan insanlardan biri ol. Ama durumu bil, çözümü bil. Tutku ve cesaretle yolunda yürü.

Mimar ol, Tasarımcı ol, Şehir ve Bölge Planlamacısı ol, İç Mimar ol, Peyzaj Mimarı ol, Mühendis ol, Doktor ol...Ama bil!

Bıkmışlığının, vazgeçmişliğinin nedenleri ortada; çözümü de ortada.


" Herhangi bir zorlukla karşılaştığım zaman benim yaptığım iş şudur: Vaziyeti iyice belirlemek, sonra bu vaziyet karşısında alınacak tedbirlerin ne olduğuna karar vermek. Bu kararı bir kere verdikten sonra artık yapayım mı yapmayayım mı diye tereddüt etmemek, tereddütsüz kararı uygulamak! Ve başaracağıma inanarak uygulamak..." ( Atatürk söylemiş. Ben bu söze; STR tarafından yayınlanan, "Atatürk'le Bir Tren Yolculuğu" müzik CD'sinin içindeki prodüktör yazısında rastladım )


Erteleyenlere ve çözümsüz kalanlara...

Monday, January 09, 2006

Gezi












Gezi


Gezi;

bir sabah bambaşka bir yerde uyanmaktır. Bambaşka bir kapıdan sokağa çıkmak, her zaman gördüğün insanlardan başka insanlar görmek, onları selamlamak ve onların telaşlarına, hayatlarına karışmaktır.

bütün bir gün ya da gece boyunca başka başka coğrafyalarda seyahat etmek ve gördüklerine şaşırmaktır. Masalların, anlatıların peşinden gidip, bahsigeçen izleri aramak, izleri bulduğunda durup binlerce yıllık bir taşa ya da bir ağaca dokunmaktır. Bazen de ulaşılamayacak bir dağın eteğinde durup o dağa saygı duymaktır. Ab-ı Hayat belki bu çeşmeden akmaktadır diye, susamasan da, durup o çeşmeden kana kana su içmektir.

bir düğün evinin kapısından içeriye merakla bakarken, ısrarla seni içeri çağıran birine dayanamayıp, sonunda kendini halayda bulmaktır. Masaya ya da yer sofrasına oturup aynı pilava aynı kavurmaya aynı salataya... senin, kız tarafından mı oğlan tarafından mı olduğun sorusunu hiç akıllarına getirmeyen o güne kadar hiç tanımadığın insanlarla kaşığı çatalı ekmeği lavaşı daldırmaktır.

bir şekilde kulağına gelmiş en azından mırıldanabildiğin bir ağıtı bir türküyü bir şarkıyı bir sıra gecesinde, bir kına gecesinde, bir düğünde, bir kahvede ya da çayırda bir çobanla söylemektir.

elinde bir kalem defter, önceden duymadığın kelimeleri, deyimleri öğrenip not almak, bambaşka dinleri bambaşka dilleri sabırla anlamaya çalışmaktır. Aynı coğrafyada aynı yemeği on farklı tarifte dinlemek, hepsinden biraz tadıp hepsini ayrı ayrı beğenmektir. Bazen bir ağanın masasına oturmak, bazen bir çilingir sofrasına kurulmak bazen de bir somun ekmek, biraz zeytin domates ve soğanla muhabbete dalmaktır.

bazen hiç konuşmadan dinlemek, bazen hiç dinlemeden konuşmak ve bazen de bu iki ucun arasını bulmaktır. Ormanı, şelaleyi, denizi, sessizliği, düğünü, cenazeyi, çanları, ezanı, duaları dinlemek, konuşmak, mırıldanmaktır.

Ama Gezi herşeyden önce karar verip, bir kapıdan, bir hayattan bir an için çıkıp uzaklaşmaktır. Kendi hayatından çıkıp, kendini, başkasını, bir izi, bir sesi, birşeyi ya da hiçbirşeyi aramaktır. Endişelenmeden “nasılsa geri döneceğim” demek, sıkılarak bilinmeze doğru gitmek, “ ya geri dönmezsem” demektir.

Gezi, geziden her geri dönüşünde o geziye çıkandan hep biraz daha farklı biri olarak geri döndüğünü bilmek demektir.

Gezi, “dönmek” zehrini içerir. Dönmek zehirinin tek panzehiri “gitmek”tir. Gezi bir kere kana girdi mi vazgeçememek bundandır.

Dikkat!!

antistanbul

antistanbul


Beni biraz tanıyanlar bilirler. Ben İstanbul’u pek sevmem.
Ben İzmirliyim.

İstanbul;
Seçici bir şekilde gezildiğinde insana güzel manzaralar verir şehir. Aklı tarih içinde koşturtur, akıl parıltılı hayaller, efsaneler, hikayeler arasında kaybolur. Garip bir sarhoşluk, insanın algısını bulanıklaştırır. Ama ne yazık ki İstanbul ile kurulan ilişki hep anımsana ve “nerde o eski ramazanlar” tadında bir ahlayıp vahlama düzeyindedir. Bienal, festivaller vb. “yeni” etkinlikler bu nostaljinin daima biraz gerisinde kalırlar.

Tüm bu “eski zaman” güzelliklerinin gerisinde, bu perdenin arkasında İstanbul kavrulur. Suç, trafik vs... Bunlar her metropolün ortak dertleri olabilir ama tüm ülkeyi sömüren, sosyal ve ekonomik farklılıkların en keskin şekilde görülebildiği bir platform, neredeyse her kesimden düşüncelere ama özellikle de yobazlara kale olmak, sanırım her metropole nasip olan nitelikler değildir. ( yeni konut projeleri, milyar dolarlık yatırımlar, ağızları sulandıran rant vs )

Ortada bir kabuk var, herkesin sevdiği tarafına baktığı; içinde ise garip birşeylerin olduğu. Aslında bu kabuk ve iç durumunu “ Organize İşler” filmi güzel bir şekilde gösteriyor. Sarhoş edici güzellikteki İstanbul manzaralarından sonra, kamera şehrin içine girdikçe, yukardan aşağıya indikçe, şehrin damarlarında akan kanın ne kadar hızlı aktığı, akarken ne taşıdığı, neyle beslenip neyi atık olarak dışarı attığı, şehri yaşatan unsurların neredeyse tümü, sadeleştirilip ve belki de çokca evcilleştirilip gösteriliyor. Evcilleştirilerek, çünkü gerçekte durum daha vahşi. Herkes biliyor.

Yanlış anlamayım, büyük şehri, şehrin kaosunu, yaşam biçimini severim. Bahsettiğim şeyler biraz daha farklı. Sanırım farkındasınız.

Herkesin şikayet ettiği, çürük, kemirgen; hayatın tokatını yemiş bir hayat kadınının insanlardan öc alması gibi, İstanbul bizi süründürüyor.

Peki ya geldiğimiz yerlerde, ya da hiç gitmediğimiz yerlerde neler oluyor?

Oralara kimler bakıyor?

“ A bak ne güzel yerler, ne güzel şeyler de varmış” dedirten, bizi hep uzaktan bakmaya mahkum eden İstanbul televizyonlarının programlarının süzgecinden mi bakıyor herkes, geldikleri yere ya da hiç gitmedikleri yerlere?


Dışarda [ içerde ] neler oluyor?


Bu özellikle olumsuzlayan, özellikle olumsuza odaklanmış bir yazı. Var olan güzellikleri bir an için kapatıp, mideleri bulandırtmak ve de aklı çalıştırtmak için yazılmış bir yazı. Tepki doğurtmak, saksıları azıcık çalıştırtmak için...
[ tabi bu gerçekler, alıştığımız bu işkence taşkışla sakinlerinde hala tepki doğurtabilirse ]







[ tepkileri duymak isterim...e posta adresime kusun; geçmiş olsun...]