milas

izmir_bodrum yolculuğu.
Bafa gölüne gelene kadar uyudum. Ama tam yerinde uyandım. Gözümü açtığımda, otobüs tam virajı alıyordu. Viraj emin bir şekilde dönüldü ve işte Bafa Gölü...Arkasında dağlar. Bu coğrafya insanın aklını başından alır; çünkü burası kayadan çıkan zeytin ağaçlarının diyarıdır. Keyifle manzarayı izledim Milas'a kadar...
Kadar. Çünkü Milas bitmiş.
İnsan her an gözü önünde olanlara çok dikkat etmiyor. Alışıyor bir yerden sonra gözönündekileri görmeye, bakmıyor. İzmir de, hemen heryer de " acıklı bitmişlik " taşıyor. Ama insan başka bir yere bakınca durumu daha açık görebiliyor.
Milas'ın içini çok hatırlamıyorum. 6 ya da 7 yıl önceki bir gezide merkezdeki anıt mezarı görmeye gittiğimizi hatırlıyorum sadece. Ne yazık ki o anıda, çevreye dair bir fikir yok, aklımda kalan.
Bu yolculukta otobüs anayola yakın ve muhtemelen tarihi merkeze uzak olan otogarda durdu. otogar binasından başlayıp, çevre binalara doğru gözgezdirdikçe içimi bir korku kapladı. Bir canavar şehir. Çirkin...Korkunç... Heryerde yükselen ucube apartmanlar; bitmemiş garip binalar; dağların eteklari yetmezmiş gibi; dağların tepesinde yapımı süren apartmanlar, iki katlı evleri içeren siteler vs...
Milas benim bildiğim kadarıyla çok zengin bir ilçe. Bu zenginliğin dışa vurumu mu? Bu çirkin zenginlik heryerde.
Oraya bakınca yine düşündüm. Bunların mimarları kendileriyle gurur duyuyorlar mı diye? Eski ustalar yaptıkları evlere isimlerini ve yapım tarihlerini yazarlar. Yapıtını üstlenmek, sorumluluğu tam olarak üzerine almak bu olsa gerek. Şimdi ise isimler bilinmiyor, yapılan binaların mimarları dahi olmuyor. Mimarı olan binaların ise "mimarlığı" yok.
Neyse zaten mimarlara orda ihtiyaç da yok. Binalar inşa edilebiliyorlar; bir şekilde.
Burda zaten soru şu: Vatandaşın mimara neden ihtiyacı olsun ki? Mimar vatandaşa, yüklenicinin vatandaşa sağladığı dört duvardan ne kadar fazlasını verebiliyor ki? Bunu kendine dert ediniyor mu?
O zaman " neden daha fazlasını ödeyesiniz ki ? "
Ortada iki durum var:
1 ) İnsan yanıbaşındaki eski yaşayışa karşı nasıl bu kadar kör olabilir. Eski evlerin yeni aynılarında yaşamaları değil demek istediğim. Söylemek istediğim kendilerine sunulanı sorgulayan bir bakışaçısına sahip olmakla alakalı. Ama sanırım bunun için de zaman biraz geç.
İnsanı yönlendiren öncelikle imgeler (imajlar), sonra da o imgelerin akılda yer etmesi; varsa bilgiyle desteklenmesi. Sorgulayan bakış açısı ise imgeler ve bilgi; dolayısıyla da yaşayış; farklı yaşayış ve imgelerle karşılaştığında etkin. Önceki durumu bilmemek, unutmak, boşvermek ; sunulanı farklı birşeyle karşılaştırma olanağını ortadan kaldırıyor. Karşılaştırma sadece benzerler arasında yapılabiliyor.
2 ) Mimarın ya da yüklenicinin imgeleri. İmgeler kataloğu ne kadar genişse, kişi tasarımlarını başka şeylerle karşılaştırabiliyor. Ancak o zaman farklılaşabiliyor ya da yargılara varabiliyor. ( güzel oldu, çirkin oldu) Eğer çok imgesi yoksa, fakirse; karşılaştırmalar sadece benzerler arasında yapılabiliyor. Bu bir mahpusluk hali aynı zamanda. Yani yaratıcı bir süreç değil.
Bu bir etkileşim meselesi. Tarafların birbirlerine ne sunduğu önemli. Peki yönlendirici olan taraf hangi taraf olmalı? Sanırım Farkındalık Derecesi Yüksek Olmak Zorunda Olan Taraf yani, tasarımcı, yapıcı taraf. Farkındalık bir zorunluluk tasarlayan için; çünkü bu sorumluluğu yüklenmek basit olmamalı, sorumluluğun ağırlığı hissedilmeli. Sorumlu olmak, aynı eski ustalar gibi.
Kentleşememe, yaşayış yergileri, "bu da olur mu?" söylemleri hep "yeni demokratların" sözleri; ki onlar en fazla, halk bunu istiyor; değişim tabandan tavana olmalı diyenler... Böylece hem fikir üretmekten kurtuluyorlar hem de kendilerini vatandaştan ayırıp onu aşağılamaya varan sözlerle söyleyebiliyorlar. Sorumluluk üstlenmiyorlar böylece. Sözleri aynı mimarsız ya da mimarlıksız binalar gibi.
Milas bitmiş; Nazilli'nin Bozdoğan kasabası da öyle...İki ayrı şehir var orda eski ve yeni; eski olan taraf "eski" olmasına rağmen "yeni" olamamış yeni tarafa sırıtıyor.
O da başka bir hikaye...

1 Comments:
Milas' a geçen hafta benim de yolum düştü, gerçekten de çirkinlikten kaçmak oldukça zor. İki şey yüzümüzü güldürdü ama: El ele tutuşup sokaklarda korkak korkak gezen süper tatlı iki bağyan; bi de şehrin tek barı olduğunu tahmin ettiğim, içinde bana müzisyen olma hevesim olduğu günleri hatırlatan genç müzisyenler bulunan salaş mekan.
Post a Comment
<< Home