Friday, August 19, 2005

MUZ

Taşkışla kocaman ve bembeyaz. Koca kütlesinin sempatikliği ve mekanlarının etkileyiciliği ile hepimizi büyülüyor ve onu tam anlamıyla "seviyoruz".; Kimseyle de kolay kolay paylaşmak istemiyoruz. Elimizden alınmak istendiğinde ( otel olması konusu gündeme geldiğinde olduğu gibi) onu bırakmıyor eylemler yapıyoruz. bu sahiplenme ve sempati, mekan kullanımına ne kadar yansıyor, mekan kullanımı tasarım eğitimini ve öğrenci mekan ilişkisini nasıl etkiliyor? Esas sorgulamak istediğim bu.
Taşkışla kocaman ve bembeyaz. Onda iz bırakamıyoruz. Daimi sterillik, yönetmeliklere ve güvenliğin zihnine yerleşmiş durumda. Yaratıcılık, ortak üretim ve toplu tasarım faaliyetleri bu kurallara takılıp kalıyor.

Halbuki “iz bırakmak”, yeri sahiplenmek için bir önkoşul. Bembeyaz "nötr" bir ortama kendi izlerini bırakarak, mekanla bağlantı kurar kişi. Sonrasında da o mekanda daha çok vakit geçirmek ister; tek başına ya da arkadaşlarıyla beraber. Taşkışlada ise bu sadece belirli koşullarla yaratılmış ortak alanlarda gerçekleşiyor. O alanlarda da kişi mekana müdehale edemiyor, sadece sunulan izleri kabul ediyor, kendiyle mekan arasında, sunulan bağlantıları kullanıyor.
Tüm bu olumsuz durum içerisinde yeni çatıların son iki senedir durumu ve eski çatıların bu seneki kullanımı çok olumlu. Büyük hacimlerin, bölünerek kullanılması, tellerle sınırlandırılması özel mekanların ve kullanım şekillerinin oluşturulması, daha önce bahsettiğim sahiplenme konusuyle ilişkili düşünüldüğünde çok olumlu. Ama daha fazlası da olmalı. Daha önce tanınan haklar ve kullanım rahatlıkları yeniden tanınmalı. Gece çalışmak için geç saatlere kadar okulda kalınması ve sınıfların kullanım saatleri dışında öğrenciler tarafında kullanılabilmesi için gereken yazışma sayısının azaltılması ve insiyatifin bu konuda hep öğrenci tarafında ve "ortam yaratma" düşüncesi çerçevesinde kullanılması gerektiğine inanıyorum.

Tüm bu imkanlar verilse de, yine de kullanım, kişiselleştirme ve benimseme oranının artmama ihtimali tabi ki çok yüksek. Çünkü:
Tasarım eğitimi ve proje geliştirme sırasında ve sonrasında tasarım ve ilişkide olduğu konular bizim günlük yaşantımızda konuşulan konular haline gelemiyor bir türlü. Bunda tabi ki lise yaşantısından gelen, bak gör al uygula GEÇ mantığının büyük etkisi var. Bu mantık değişmediği sürece, tartışılan tasarım konularına yeni yorumlar getirilemiyor; yapılan yorumlar ( hemen herkesin hemen görülen, hazır kaynaklara yönelmesinden dolayı) "aynılaşmışlık" karakteri taşıyor.
Ben bunu karşılıklı fikir üretmeye tahammül gösteremeyecek kadar kendi başına, dergi ve kitaplarla kalmışlık olarak tanımlıyorum. Kendim dahil birçok kişi bu kısır döngünün içine sıkça giriyor.
Çok farklı nedenlere de dayansa birbirimizle( öğretim üyesi, öğrenci; öğrenci, öğrenci) karşılıklı konuşamamak, aslında unutup durduğumuz şu gerçekliği hayata geçirebilmemizi de her an önlüyor: Tasarım mesleğinin tarihsel temelinde yer alan usta çırak ilişkisi, karşılıklı etkileşim ve paylaşımı gerektirir ( burda çırak ve usta öğrenciye ait sıfatlar olabilir, sıfatlardan biri öğrenciye biri öğretim üyesine ait olabilir ya da her ikisi de öğretim üyesine ait olabilir).]
Tasarımda güçlü bir söylem için kendi başına var olabilmek, güçlü fikirlere sahip olmak tabi ki önemli ama eğitim ortamında beraber iş üretebilme alışkanlığı denenmediği sürece, ileride böyle bir çalışma gerektiğinde adapte olmak çok kolay olmayacaktır. Sonuçta tasarım eğitimi süresince fikirlerimiz dışında egolarımız da gelişiyor. Yaşlı, kocaman egolar en çekilmez şeylerdir. Zor dönüşen, anlamak istemeyen, dışa kapalı şeyler.
Taşkışla kocaman ve bembeyaz. Çevresini pespembe bir sempatiyle de sarsak kocamanlığı içinde kaybolup üşüyoruz. İçinde kendi mekanlarımızı bulamıyoruz.
Kendi mekanlarımızı yaratabilmeliyiz. Bu fırsat " bize " verilmeli!
Bu kocamanlığın içinde yapayalnızız. Uçsuk bucaksız bir birikimi sınırlı seneler içinde içselleştirmeye çalışıyoruz ve çok korkuyoruz. Korkumuzu bildik sözlerle, efsane tasarımcılarım söylemleriyle gizliyoruz. Kendimizi bulmak, taşkışlaya ilk gelenin yolunu bulmasından daha zor.
Kendimiz, habitat holü gibi hep loş bir yerde, dile gelmeyi bekliyor.
Bu durumu öğretim üyeleri bozmalı. Ders programına dahil olmayan etkinliklerle tasarım öğrencisinin bu kabuğunu kırmalı.
Tasarım öğrencisi, taşkışlayı üstüne bir kabuk gibi giyip güncel tartışmalara uzak, basma kalıp, bencil ve içine kapanık bir şekilde bu okuldan mezun olmamalı.